“ Sizler, yeni Türkiye'nin genç evlâtları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize, durmadan, yorulmadan yürüyecektir. ”
Kütüphaneye Kürtçe Roman Alınması İçin Toplanan Dilekçeler Üzerine
Bildiğimiz kadarıyla bazı arkadaşlarımız kütüphanemize Kürtçe
romanlar alınması için kitlesel bir hareket başlatarak, bir listesini
çıkardıkları kitapların ekinde bulunduğu bir dilekçeyi öğrencilere
imzalatıp gerekli yerlere başvurmayı düşünmektedirler. Kürtçeyi hiç
bilmeyen ve muhtemelen öğrenmeyi düşünmeyen arkadaşlarımızın
üniversitemizden bu kitapların alınmasını talep eden dilekçeyi
imzalayarak yarattıkları acıklı güldürüye değinmeksizin konuya geçmek
istiyorum.
Öncelikle bu arkadaşlarımız kütüphanede Türkçe,
İngilizce, Almanca, Fransızca kitapların bulunduğunu fakat neden Kürtçe
kitapların olmadığını sorgulamaktadırlar. Şimdi bu okulda okuyanların,
öğrenci değişim programları ve YÖS’le gelen öğrenciler hariç, hepsi
Türkçe’yi çok iyi bilmektedir. Devletimizin de dili olan Türkçe
kitapların bulunmasını zannederim ki kimse garip karşılamaz. Aynı
şekilde İngilizce de okulumuzun öğretim dili olduğuna göre bol bol
İngilizce kaynak bulunması da normaldir. Fransızca, Almanca, Rusça gibi
diller ise okulumuzda dersi verilen, her öğrencinin en az birini
öğrenmeyi istediği, bilim ve sanatta oldukça ileri gitmiş ülkelerin
dilleridir. Bu bağlamda Kürtçe ile Fransızca arasında nasıl bir kıyas
yaptıklarını anlamak gerçekten güçtür. Kürtçe okulumuzda büyük bir
kitlenin konuştuğu bir dil olmamakla birlikte, büyük bir ülkenin
kullandığı bilim ya da sanat dili de değildir. Yine aynı kişiler
anadillerini unuttuklarını, kültürlerini ve dillerini yaşatamadıklarını
bu yüzden kütüphaneye bu kitapları istediklerini iddia etmektedirler.
Böyle bir şey olabilir mi? Kürtler ya da başka etnik topluluklar bu güne
kadar varlıklarını ve dillerini kitaplarla mı korumuşlardır. Türkler
1000 yıl boyunca Arapça ve Farsçayı resmi dil ve yazı dili olarak
kullanmalarına rağmen Türkçeyi unutmamışlardır, kültürlerini
kaybetmemişlerdir. Kürtçe ise bilinen hiç bir kütüphanesi olmamasına ve
hiç bir devletin yazışma dili olarak dahi kullanılmamasına rağmen halen
vardır! Ne bu kitapların kütüphaneye alınmasıyla Kürtçe parlayacak ne de
alınmamasıyla unutulacaktır.
Biz Türkiye’de yaşayan her
ırktan, dinden ve mezhepten insanı anayasamızda da belirtildiği üzere
Türk milletinin bir parçası sayıyoruz ve bu etnik kültürlerin
zenginliklerinin tüm milletin zenginliği olduğunu düşünüyoruz. Laz
fıkraları da, Nasrettin Hoca da, Pir Sultan Abdal da Türk kimliğinin
birer zenginliğidir. Ülkesinde var olan her kültürel zenginliği yaymak
ve genelleştirmek gerektiğini düşünen, bu konuda Büyük Taaruz sonunda
“Hektor’un öcünü aldım!” diyecek kadar duyarlı bir liderin izini sürme
iddiasında bulunan bir topluluk olarak görüşümüz, bu kitapların
hepimizin anlayacağı dil olan Türkçelerinin alınmasıdır. Böylelikle
herkes bu kitapları okuyacak ya da en azından bilecek; ister Yörük olsun
ister Arnavut ister Kürt, her kültür Türk milli kimliği içindeki yerini
almış olacaktır. Üstelik bunun ortaya çıkaracağı bir başka gerçeklik
de, aslında kültürel ve tarihsel olarak ne kadar bir olduğumuzdur. Hem
Memnu Zin’i hem Leyla ile Mecnu’nu bilen insanlar kültürel
ortaklıklarını farkedecek, hem Ergenekon’u hem Demirci Kava’yı okuyanlar
(Her yerde insanlar durmadan dağları delmediklerine göre) ortak
tarihlerinin ya da hayallerinin farkına varacaklar, milletimizin birliği
bütünlüğü pekişecektir. Öyleyse bu kitapların Kürtçe basılmasını ve
sadece bir ırk tarafından okunmasını istemekteki amaç ne olabilir?
Amaç
bence bir milli Kürt edebiyatı ve buna dayanan milli bir Kürt kimliği
yaratmak, Türk toplum yapısını mahvetmektir. Bu yolun varacağı son durak
açık ve nettir. Hepimize ait olan değerleri sadece toplumun belli bir
kesimine aitmiş gibi göstermeye çalışmak, toplumumuzun geneli yerine
sadece kafatasını temel alan bir gruba, bir ırka hitap etmek, Kürt
ırkından gelenlerin Türk Toplumunun bir parçası olmadığını anlatmaya
çalışmak veya olmaması için çabalamaktan başka nedir? Bu ırk temeline
dayalı farklı bir millet yaratma fikrinin tezahürü değildir de nedir?
Türkiye’nin her yerinde neşeyle kutlanan Nevruz’un, ortak kültürel bir
değerimizin, bugün pek çok yerde bölücü örgütün propaganda aracı haline
getirilmesini mantıksal temellere dayalı olarak açıklayabilen var mı?
Ailesi hakkında çeşitli rivayetler bulunan Selçuklu Zengi’nin hizmetinde
bulunan, Zengi’nin ölmesiyle Mısır’a gidip askeri ve siyasi başarılara
imza atan ve hükümdar olan Selahattin Eyyübi açıkça bizimken, senin mi
benim mi diye tartışmanın kime ne yararı var? Yunanlıların baklava da
bizim, lokum da bizim, yağlı güreşler de bizim, İstanbul, İzmir zaten
bizim gibi uzayıp giden saçma sapan iddia ve çalışmalarının eşdeğeri
olarak gelişen bu Kürtçü söylemler bence insan hakları, özgürlük ya da
sosyalizm gibi kavramlar içerisinde yer bulamazlar.
Ben,
okulumuzda girişilen hareketin, aslında kitap alımıyla ilgili olduğunu
düşünmüyorum. Eğer bu kitapları okumak isteyenler basit bir biçimde
kendileri birer dilekçe verselerdi ve sadece bir kitabı okumak isteyen
her normal öğrenci gibi davransalardı bu anlaşılabilir bir durum olurdu.
Ancak bu olay, isteyerek ya da istemeyerek, İYTE öğrencilerinin
tepkilerini ölçmek ve demokrasi, özgürlük gibi kavramlar üzerinden
Kürtçülüğe sempati, meşruluk kazandırmak amacıyla yapılmış bir
ön-çalışma niteliğindedir.
Görüşlerimi böylece bildiriyor,
Atatürkçülerden, Atatürkçü olmasa bile bu ülkenin temel nitelikleri ve
toplumsal yapısıyla bir sorunu olmayan tüm vatansever arkadaşlarımdan
ricam böyle hareketlere destek olmamalarıdır. Kürtlerin, Türk milletinin
ayrılmaz bir parçası olduğunu belirten Diyap Ağa’nın torunlarınınsa
Binbaşı Noelleri takmayacaklarını ümit ediyorum. Saygılarımla…
İYTE ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE TOPLULUĞU
YÖN. KUR. BŞK.
Oğuz ÇOMAKOĞLU
(Meraklısı
için biraz fazladan bilgi: Bilindiği üzere Fransız devrimini takip eden
süreçte toplumu kaynaştıran temel etken olan din, yerini milli dil,
milli kültür ve ikisinin doğal bir sonucu olan milli edebiyata
bırakmıştır. Uluslaşma süreçlerinde doğal olarak ortaya çıkan bu etkenin
rolünü gören Avrupalılar, kendi dillerini ve kültürlerini olağanüstü
bir özenle korurlarken, emperyal düşünceleri için hedef seçtikleri
yerlerde ise uluslaşma sürecinin önüne geçmek amacıyla, rastladıkları
her ırk ve inançsal farklılığı kılı kırk yararak incelemiş,
farklılıkların çoğalmasına çalışmış ve ortak tarih ve çıkarlara sahip
toplumları paramparça etmek, daha da acısı kendi çıkar kavgalarında
ihtiyaç duydukları insan gücünü lejyonlardan sağlamak için kullanmıştır.
Türklere karşı bağımsızlık istemiyle savaşan, ama Rus işgal güçlerini
alkışlarla karşılayan Ermeni ve Bulgar milliyetçilik anlayışı, Fransız
üniformalı Ermeni Lejyonları bu durumun somut kanıtlarıdır. Bulgarların
önce millet sonra devlet haline gelişleri gerçekten de bugünkü Kürtçü
hareketin evrimsel süreciyle çok benzeşmektedir. Bulgar tarihi biraz
incelenirse tek dayanağının orta çağda 8.yyda ancak 40-50 yıl yaşamış
bir prenslik olduğu görülür. 18.yy’ın sonlarında bu prensliğe ait bazı
belgeler bulunmuş, 19.yy’ın ortasına kadar Bulgar alfabesi ve grameri
yaratılmış ve ilk Bulgarca gazete basılmıştır. 1835te ilk Bulgarca
eğitim veren okul açılırken 1870de Bulgarlar Ortodoks Kilisesinden
ayrılarak ayrı bir eksharlık haline gelmiş bir nevi özerkliklerini
kazanmışlardır. Bu arada Bulgar milli hareketi kazandığı yeni hakları
hiç bir zaman yeterli bulmamış, gerilla hareketi gitgide gelişmiştir.
1873te girişlen büyük ayaklanma başarısız olmuş ve ünlü Bulgar lideri
Papaz Vasili Levski(Ünlü Levski Sofya takımına da adını vermiştir
kendisi.) öldürülmüştür. 1876’da Bulgarca Osmanlıcayla beraber resmi dil
ilan edilmiş, 1878’de kuzey Bulgaristan bağımsız bir devlet haline
gelmiştir. Yeni devlet kurulurken Güney Bulgaristanın da ana vatana
bağlanması idealinin peşinden koşulacağı belirtilmiş ve bu ideal 1885’te
gerçekleştirilerek aşağı yukarı bugünkü Türk-Bulgar sınırı
oluşturulmuştur. Kabaca bir benzetme yapmak gerekirse Bulgar prensliği
Eyyübi’nin hükümdarlığına, Levski Öcalan’a denk gelmektedir. Dil ve
gramer işlerinde Ruslar’dan kaynak sağlandığı için alfabe genel hattıyla
Kiril Alfabesi olmuştur. Kürtçe’nin alfabesi çalışmaları yaklaşık 60
yıldır Fransa’daki Kürdiyat Enstitüsü’nün çalışmalarına dayandığından
olsa gerek Latin Alfabesidir. Kürdiyat Enstitüsü yazıp Google’de
aratırsanız enstitünün çalışmalarına ve yarattığı Kürt Tarih ve Kültürü
tezlerine de rastlayabilirsiniz.)